
Bir isim söylemekte tereddüt ettik önce. Estağfurullah yaa dedik, şairdir bu sonuçta, yazıyla çiziyle uğraşan insan değerlidir, nasıl çağıralım öyle meyve tabağı ister gibi masamıza. Ama bir yandan da hemen oracıkta Ahmed Arif’in deyimiyle bir "namus işçisiyle" tanışmanın, konuşmanın albenisine dayanamadık; velhasılı aldım elime listeyi. Aldım ama aldığıma da pişman oldum. Bir gerçekle yüzleştim çünkü edebiyatla haşır neşir olmakla övünen ben listedeki isimleri tanımıyordum ki seçeyim birini. Hepsi bana aynı mesafedeydi. Günümüz edebiyatıyla aramdaki ilişkinin bu denli uzak olduğunu ben bile fark edememişim meğerse. Listedeki yirmi küsur şairin yüzde sekseni yabancı şairlerden oluşuyordu ve benim tek sığınağım buydu. Nerden tanıyacaktım allahın ecnebi(!) şairlerini. Ben Can Yücel’i tanırdım, Ahmed Arif’i, Orhan Veli’yi, Hasan Hüseyin’i Ataol Behramoğlu’nu ve diğer ustaları. Tanırdım da ne kadar tanırdım sanki, ortalama bir edebiyatsever ne kadar tanırsa o kadar... Listede yerli şairlere umutsuzca göz gezdirirken birini tanıdım ve çocuklar gibi sevindim o an içten içe. Ben onu şair olarak bilmezdim ama tanıyordum işte canım neticede. Onur Caymaz’dı o isim. BirGün’deki yazılarından tandığım Onur Caymaz. Dedim Onur Bey’i rica etsek. Bu tercihle üzerimden bir yük kalkmış gibi hissettim kendimi, lakin içimden de dua etmekteydim, inşallah isimleri karıştırmıyorumdur, inşallah benim tahmin ettiğim kişidir diye.
Aradan bir beş dakika geçti. Bize tanıtımı yapan arkadaş yanında Onur Caymaz’la beraber geldi. Onur Caymaz masamıza oturdu ve onbeş dakikalık kısa ama bir o kadar samimi sohbetimiz başladı. Samimi dediğime bakmayın biz pek konuşamadık yine de, masaya şair çağırtıp şiir okutmanın haddini bilmezliği ve ezikliğiyle büzüşüp kaldık köşemizde. Ama o sağolsun çok rahattı, hatta bu durumla bile dalgasını geçti ve bizi de bir nebze olsun rahatlattı. O onbeş dakikalık kısacık sohbette neler neler anlattı bize, iki de şiirini okudu. Bir şairin şiirini kendisinden dinlemek kadar keyifli bir şey yoktur bence. Çünkü başkasının okuduğu mizansendir, şair kendi şiirini seslendirdiğinde ise şiir ete kemiğe bürünür, sahicileşir birden.
Benim bu on beş dakika içerisinde kendisiyle ilgili edinebildiğim izlenim gerçekten dürüst bir insan oluşu. Ağzından çıkan kelimeler sahici, yalın ve coşkulu. Sekiz tane kitabı çıkmış bugüne kadar, buna rağmen gayet mütevazı bir insan. Edebiyat dünyası şöyledir böyledir diye atıp tutmadı hiç, çok hazzetmediğinden bahsetti ama kimseye de bok atmadı. İnsanlar kitap okumuyorlar bu yüzden böyle ya da bir yerlere gelmemizi birileri engelliyor falan filan edebiyatına sığınmadı. Sekiz tane kitabım çıkmış ve ben tanınmıyorsam bunun muhasebesini kendimle de yapmalıyım dedi. Çalışmanın, üretmenin ve geliştirmenin gerekliliğinden dem vurup kendini de eleştirdi. Aynı dünya görüşü etrafında birleşmekten gurur duyduğum bu coşkulu şair arkadaş, sağolsun keyif verdi bize konukluğuyla.
Eve döndüğümde geçen hafta BirGün Pazar ekinde yazdığı güzel yazısını hatırladım ve tekrar okudum. İnsanlık için solun niçin hala en büyük umut olduğunu ne de güzel anlatıyordu: “Sol; evet gençtir, evet sabırsız; belki deneyimsizdir ama bin yıllık bilgi, birikim durur ardında ve evet, devrim haksızlıklara son verecektir. Kendin için mümkün olmasa bile senden sonrakiler için...”
Burası böyle bir ülke işte. Bir gariplikler kumpanyası gibi. Yedisinden yetmişine herkesin şair olduğu(bakınız:posta gazetesi okurlardan gelen şiirler)ama şiir okumadığı bir ülkede şairler masanıza şiir okumaya gelirler. Sahi aslında güzel olmaz mıydı akşamları eşe dosta oturmaya gittiğimizde birbirimize şiirler okusaydık.
Herkese bol şiirli aydınlık günler dilerim...









