8 Ocak 2020 Çarşamba
BİR POLİSİYEDEN NE BEKLERİZ
Roman türleri arasında hak ettiği değer verilmeyen bir tür olarak görüyorum polisiyeleri. Sosyal, toplumsal meselelere diğerleri kadar değinmemeleri, her türlü okura hitap edebilmeleri sanki basit bir yere indiriyor polisiyeleri ciddi okurların gözünde. Sanki bütün kitaplar bize hayatın ve evrenin sırlarını vermeliymiş, okuduğumuz her kitabı altını çize çize okumalıymışız, kitap bize bir bakış açısı ya da bilgi kazandırmıyorsa okuduğumuz şeyi boşuna okumuşuz gibi bir hissiyat yaratılıyor zaman zaman. Halbuki kitaplar iyi zaman geçirme aracı da olabilir/olmalıdır. Zira kitap okuma alışkanlığı okumayı sevmekle başlar, bu da iyi vakit geçirmekle mümkündür. Bu yüzden sırf kolay okunuyorlar, ortalama okuyucuya hitap ediyorlar diye sabun köpüğü görmem ben polisiyeleri.
Zira müthiş bir emek ve zeka vardır her birinin ardında. Okunmasının kolay olması yazılmasının da kolay olduğu gibi bir algı yaratıyor belki de. Ama bunun çok yanlış bir düşünce olduğunu düşünüyorum. Hem ilginç gelecek bir konu bulmak hem de bunu daha da zor bir iş yaparak çarpıcı bir kurguyla okuyucuya sunmak öyle her babayiğidin harcı değildir. Eli kalem tutan herhangi bir kişinin de harcı değildir diye düşünüyorum. Bu iş gerçekten incelikli bir zeka ve ciddi bir kafa patlatma süreci gerektiriyor olmalı.
Bu alanda ürün verenlerin bir başka handikabı da okuyucu kitlelerini sürekli şaşırtmak zorunda olmalarıdır sanırım. Biri diğerinin kopyası bir polisiye roman yazamazsınız örneğin. Bu kimseyi tatmin etmez. Yani insanların polisiyelerden beklenti eşiği de bir hayli yüksektir. “Ah, biz bunu gördük.” “Haydi canım, bu konu işlendi.” “Bu da Sherlock olmaya özenmiş besbelli.” gibi birçok yoruma maruz kalınabilir. İnsanları gerçekten şaşırtmak zor bir iştir ve polisiye romancılardan da tam olarak beklenen budur.
İşte Alper Canıgüz’ün Cehennem Çiçeği adlı romanını elime aldığımda ben de benzer bir beklenti içindeydim içten içe. Bir öğrencimin elinde görmüştüm kitabı ve bu popüler polisiye yazarın kitaplarını çokça duymuş ve aslında epeyce de merak ediyor olmama rağmen, biraz da burun kıvırarak “Ah, bunu okuyorsun demek, nasıl güzel mi bari?” diye sormuştum çok fazla ilgi göstermemeye çalışarak. Öğrencim kitabı beğendiğini söyledi hatta bana tavsiye edip okumam konusunda ısrarcı olunca kırmamak için kabul ettim. Ve popüler kitaplara duyduğum alerjiden ötürü isteksiz bir şekilde “E, şaşırt bakalım haydi beni.” diyerek başladım kitaba.
Yazarın okuyucuyu şaşırtma yöntemi “Yok artık, bu kadarı da fazla!” dedirtti bana en başta. Zira romanda olayları çözen hafiyemiz 5 yaşında adı Alper Kamu olan bir veletti. 5 yaşında bir velet mi? Şüpheli bir cinayeti mi aydınlatacak? Bak sen! Bir çocuk pekala bir cinayetin/soruşturmanın/gizemin çözülmesine katkıda bulunabilir. Hatta bir hayvan bile bu katkıyı sunabilir. Ama bu genellikle bir tesadüf yoluyla ya da basitçe, çocukça bir şekilde olacaktır. Bizim mevzubahis roman kahramanımız Alper Kamu ise tam tabiriyle büyümüş de küçülmüş bir tip. 5 yaşında ama değme yetişkine taş çıkartacak bilgi birikimine, hayat tecrübesine ve kelime dağarcığına sahip. İcabında babasının rakısından tırtıklayan, delikanlılığın raconlarını bilen, kendinden yaşça büyük kadınlara aşık olan, ağzı bozuk bir tip şu Alper Kamu. Yani yeryüzünde böyle bir 5 yaşında çocuk bulamazsınız. Hal böyle olunca yazarın oluşturduğu bu karakter sizde gerçeklik hissini zedeliyor ve olan biteni ciddiye alamamaya başlıyorsunuz. Ama benim gibi her şeyi okuyabilen sabırlı bir okuyucu iseniz kitap bir süre sonra kendine has mizahı ve üslubuyla sizi sarmaya başlıyor.
Oluşturduğu mizahi evren ve kendisiyle de dalga geçme üslubu bakımından biraz Murat Menteş’in tarzına benzettim ben Alper Canıgüz’ün tarzını. “Aman be kardeşim, edebiyat yapıyoruz diye her şeyi de mi ciddiye alıcaz yani?” diyen bir tavır gibi geliyor bu bana. Nanik Edebiyat diyorum ben buna. Aslında böyle bir şey demiyorum. Bunu şu an uydurdum yazarken. Ve hoşuma gitti. Bundan sonra böyle diyeceğim ben buna. İşte Alper Canıgüz’ün bu acayip romanı ve muzır karakteri Alper Kamu tam olarak Nanik Edebiyatın temsilcileri.
Alper Kamu’nun adını meşhur Fransız yazar Albert Camus’dan aldığı çok aşikar zaten. Bir de kitabın tam olarak neresindeydi bilemiyorum ama şeytanla pazarlık etmekten bahseden belli belirsiz bir cümle vardı. Olay kurgusundan bağımsız, öyle herhangi bir diyalogun içinde geçiyordu. Hem bu isim benzeştirmesi hem de bu ruhunu şeytana satma mevzusundan hareketle son kertede benim kafamda oluşan şey Alper Kamu’nun ruhunu şeytana satan ya da bir şekilde Türkiye’de reenkarne olan Albert Camus’un bizzat kendisi olduğu yönünde. Ekşide okuduğum yorumlarda falan bundan bahseden pek kimseyi görmedim ama yazarın bu bilinçli benzeştirmesinin bir tesadüf olmadığı yönünde benim kanaatim. Yani neden 5 yaşında ama 35 yaşında gibi davranan bir hafiyemiz var sorusuna da belki bu şekilde cevap bulabiliriz.
Alper Kamu’nun afili konuşmaları, Canıgüz’ün sözcüklerle dans eden eğlenceli anlatımı ve başarılı kurgusuyla beraber tıkır tıkır işliyor kitap ve çabucak okutuyor kendini. Açıkçası ben bu hınzır Alper Kamu’ya ısındım ve belki de ileride başka maceralarını da okuyabilirim.
6 Ocak 2020 Pazartesi
Yaşasın Anılar Yaşasın Dinozorlar


Mîna Urgan’ın yaşamını anlattığı “Bir Dinozorun Anıları” kayıtsız kalınamayacak bir kitap. Kitabı okumadan önce hiç tanımadığınız Mîna Urgan’ı neredeyse her yönüyle tanır hale geliyorsunuz kitabı okuduktan sonra ve tanıştığınıza da memnun oluyorsunuz üstelik. Zira Mîna Urgan’ın ilgi çekici bir kişiliği ve çok ilginç bir hayatı var. İlgi çekici bir kişiliği var çünkü kadın olmanın başlı başına bir zorluk olduğu memleketimizde kadın kimliğinden hiç ödün vermeden dimdik bir hayat sürmüş. Çalışkan, üretken ve mücadeleci bir kişiliği var. Zıpır da bir insan kendisi, anılarından anladığımız üzere ele avuca sığmayan bir insanmış. Herkesle dost olup kendisini sevdirdiği için şeytan tüyü taşıdığını da söyleyebiliriz sanırım. Toplumsal konulara hep ilgi duymuş, tarafını hep belli etmiş; öncesinde TİP üyesi sonrasında ÖDP üyesi, inançlı bir sosyalist olarak sürdürmüş hayatını. Tanrıtanımazlığını hiç saklamamış, bunun da mücadelesini vermiş biri. Herkes gibi zaafları, bolca arızaları da olan biri ama dediğim gibi herkes gibi; hepimizde ne kadar varsa onda da o kadar var. Uzunca bir sürmüş ve bir gün ömrünün sonuna doğru, kendi tabiriyle bir dinozor* olduğunda oturup bu güzel anılarını yazmış. İyi ki de yazmış.
Kişiliği kadar ilginç hatta kişiliğinden daha ilginç de bir hayatı var. Kendisinin mücadeleciliğinden bahsettik övgüyle lakin “şanslı” biri olduğunu da es geçmemek gerekir. Tüm o güzel şeyleri başarabilmesini sağlayan bir avantajla gelmiş dünyaya. İstanbul’da, varlıklı ve köklü bir ailede doğmak başlı başına bir şans. Yani maça 1-0 önde başlarsanız, yani bir tuzu kuruysanız bir şeyleri başarmanız daha kolaydır. Köklü bir aileden geliyor dedik mesela. Hem öz babası Tahsin Nahit hem de üvey babası Falih Rıfkı Atay, döneminin önemli yazarları. Anne tarafı keza, varlıklı ve köklü bir aile. Mîna Urgan’ın annesi Şefika Hanım ise başlı başına bir fenomen. Yaptığı, söylediği her sözü adeta bir filozofun ağzından çıkma. Döneminin ilerisinde aydın bir babanın kızı olduğu için şanslı bir insan sayabileceğimiz ve babası sayesinde Avrupa gören, pek çok insan tanıyan, dil öğrenen Şefika Hanım; kızı Mîna Urgan gibi, üniversiteler okuyup profesör olmamış ama kitapta anlatılanlardan anladığımız kadarıyla hayat üniversitesinde ordinaryüs yapılacak bir insan. Zaten yazar da annesi için “diplomasız filozof” tabirini kullanıyor. Köklü bir aileden gelmesinin en büyük nimetlerinden biri de sanırım dönemin önemli pek çok yazarını, sanatçısını tanıma fırsatı bulmuş olması. Dönemin büyük edebiyatçılarıyla (Yahya Kemal, Necip Fazıl, Ahmet Haşim, Halide Edip vs.) ilgili de gerçekten bomba anıları var. Anlatmıyorum ki merak edip okuyun.
Cumhuriyet tarihimizin canlı bir tanığı olan Urgan’ın çağdaşı olup da tanımadığı, arkadaş olmadığı kimse yok gibi (Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Sait Faik vs.). Hepsiyle de bir dolu anısı var. Atatürk’le bile dans etmiş. Ötesi var mı?
Kitap altı çizilecek bir sürü şahane cümle ve anekdot da barındırmakta. Urgan’ın hayata ve insanlığa dair çok yerinde tespitleri var. Mizahi ve renkli dili, kıvrak kalemi kitabı çok kolay okunur hale getirmiş. Sıkılmadan okuyorsunuz, su gibi akıyor. Anı okumayı sevenlerin mutlaka okuması gerekir. Bu arada anı demişken, konuyu “anı” türüne dokunarak bitirelim.
Anı yazıları, bir edebi tür olmanın yanı sıra önemli birer tarihi belgedir de aynı zamanda. Mesela, Urgan’ın kitabını okuduğunuzda Türk siyasal tarihini bilmeyen biriyseniz eğer pek çok şey öğrenirsiniz. Bahsedilen olaylarla ilgili araştırma isteği uyandırır bu durum sizde. (6-7 Eylül Olayları, Varlık Vergisi, 27 Mayıs Darbesi, 147’liler, Kanlı 1 Mayıs, vb.) O yüzden yaptığı meslek ne olursa olsun, yazma pratiği olan her insan, oturup anılarını yazmalıdır. Yazmayı beceremeyen ama önemli dönemleri görmüş, önemli olayları yaşamış insanlar da anılarını usta kalemlere yazdırmalıdır. Kitabın girişinde Mîna Urgan da çok güzel bir şekilde değiniyor buna: “Anılarımı yazmaya başlarken seksen iki yaşına bastım. Bu işi tamamlamaya ömrüm vefa eder mi bilemem. Ama bunu deneyeceğim mutlaka. Çünkü belleksiz bir toplum olmamızı önlemek için, herkesin anılarını yazmasını yararlı buluyorum. Köşedeki bakkal gördüklerini kaydetse, sokağındaki evlerin nasıl apartmanlaştığını, orada oturanların ne gibi değişimlere uğradığını, kendi bakkaliyesinin nasıl markete dönüştüğünü anlatsa, bunlar bile ilginç olur bana kalırsa.”
*Dinozor: Çok yaşlı kimseler için kullanılır. Mecazen çağın gerisinde kalmış, kendini yenileyememiş manasındadır.
13 Aralık 2019 Cuma
FANTASTİK EDEBİYAT KİM İÇİN NE İÇİN

Fantastik romanlar, eski zaman masallarının günümüz versiyonları aslında. Bu edebiyatın en çok beslendiği yer kuşkusuz masallar dünyası. Halk masallarının basitliğinin bu eserlerde biraz daha estetik hale getirildiğini, teknik olarak üstün nitelikler kazandırıldığını görürüz. Amaç ve vurgu aynıdır. Klasik masallarda kötüler kaybeder, iyiler kazanır. İnsanların sıkıcı, durağan, mutsuz ve umutsuz hayatlarına heyecandır, umut ışığıdır masallar. Fantastik edebiyatın da aynı işlevi görmediğini kim söyleyebilir. Bizi hayatın can sıkıcı gerçekliğinden kurtarmaları; havalı, heyecanlı, tehlikeli ve de hayal gücümüzü mıncıklayan bir dünyaya götürmeleri değil midir fantastik şeylere bizi çeken.
Fantastik romanlar, edebiyat dünyasının marjinal çocuklarıdır biraz da. Diğerleri tarafından zaman zaman hor görülen, burun kıvrılan, çoluk çocuk işi görülen hatta zaman zaman edebiyattan bile sayılmayan üvey bir tür adeta. Lakin azımsanmayacak bir takipçi kitlesine sahip bir türden bahsediyoruz aslında.(Dünyada böyle biz de değil.) Bu kitle diğerlerinin kendileri hakkında ne düşündüğünü çok da iplemiyor. Zaten marjinal olmak biraz da bu demektir. Öteki olmayı dünden kabullenmeden marjinal olunmaz ki!
Okunacak kitaplar konusunda pek ön yargılı birisi değilimdir şahsen. Pek çok şeyi okuyabilirim. Bu sebeple de çevrem tarafımdan “çöp okurlukla” itham edildiğim olmuştur. Ön yargılı olmadığım türlerden biri de fantastik romanlardı tabi ki. Ön yargım yoktu lakin bir fantastik edebiyat tüketicisi de sayılmazdım hani. Okuduğum tek tük örnekleri dışında çok fikir sahibi olduğum bir alan da sayılmazdı. Geçtiğimiz ay ise, “Şamanlar Diyarı” adlı romanı okuma bahtiyarlığına eriştim. Durup dururken olmadı tabi ki bu iş. Yeni okuma grubumuzun* ilk kitabıydı “Şamanlar Diyarı.” Barış Müstecaplıoğlu’nun bu eserini elime ilk aldığımda çok bir beklentim yoktu açıkçası. Fantastik edebiyattı yani altı üstü. Fantastik kuntastik olayların, türün klişelerine uygun bir şekilde, sürükleyici bir kurguyla anlatılacağı, bittiğinde de kitaptan size geride bir şeylerin kalmayacağı sabun köpüğü bir şeydi muhtemelen. Ama romanın bunlardan ötede, daha yukarılarda, özel bir yerde durduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Bir kere Barış Müstecaplıoğlu**, fantastik edebiyatın tüm özelliklerini yemiş yutmuş biri o çok belli. Bu kitabın bir fantastik roman olarak dünyanın her tarafında gideri var. Bunun yanı sıra bu topraklardan beslenen, buraların gündemini de anlatan bir şeyler yazmayı da dert edindiği besbelli. Hoş zaten böyle bir derdi olmasaydı, muhtemelen, batıdaki fantastik edebiyat üretimlerinin bir özentisi olarak yaftalardık yaptığı işi.
Onun yazdığı şeyi kıymetli kılan şey, evrensel olan; ama evrensel olduğu kadar bizim topraklarımızın da kadim*** sorunlarından biri olan “ötekine yaşama şansı tanımama”yı işliyor olması.
Olaylar Delkarna adlı bir diyarda geçiyor. Delkarna, kral Arterus’un yönetimindeki bir diyar.
Delkarna’da insanlar mutlu ve huzurlu görünüyorlar ama görünüşte kalıyor aslında tüm bunlar. Aslında Delkarna içten içe kaynıyor. Delkarna’da Delkarlar ve Nasralar birlikte yaşıyorlar ama Delkarna karışıklıklara gebe. Nasralar, Delkarların yönetiminde yaşamayı kabul etmiş bir halk ama bir yandan Özgür Nasra diyarı hayali kuranlar da yok değil içlerinde. Hatta örgütlenip krallık güçleriyle savaşanları bile var. Kral Arterus’un ise tüm Nasraları ortadan kaldırmak gibi gizli planları var. Daha önce atalarının Şamanlara ve Harnanlara yapmaya çalıştığı soykırımlar gibi… Şamanlar… Kitabımızdaki hayal dünyasının umudu, barış elçileri… Çok zorlu eğitimlerden geçen, istediği zaman kocaman bir Nazkor ayısı istediği zaman minicik bir arıya dönüşebilen; ruhlar diyarına gidip geri gelebilen Şamanlarımız, bu yeteneklerini insanlar ve insanlık için kullanmaya ant içmiş durumdalar. Peki, Delkarna’yı, Harnanik’i ve diğer diyarları kurtarıp buralara kalıcı bir şekilde barış gelmesini, insanın insanı ve diğer türleri yok etmesine bir nihayet vermeyi başarabilecekler mi acaba? Bunu biz, kitabı okuyanlar da, bilmiyoruz. Çünkü “Şamanlar Diyarı” bir serinin ilk kitabı. Yani kitabı bitirdiğinizde aklınızda bir sorular yumağıyla kalakalıyorsunuz.
Şamanlar Diyarı alegorik**** bir anlatım üzerinden de olsa suya sabuna dokunan bir kitap. Belki de bu alegorik anlatım sayesinde fantastik edebiyat bu denli çekici. Tarafı da belli… Onu bunu tutmadan, direkt barışın tarafında. Velhasılı, bu roman kendisine ön yargısızca yaklaşacak her türlü okuru memnun edecek, heyecanlandıracak ve en önemlisi düşündürecek bir roman. Bu romanı özellikle genç okuyuculara tavsiye ederim. Çünkü onlar hayat yolunda umutlarını henüz kaybetmediler ve yeni, güzel bir dünya kurulabilecekse eğer bu önce hayal ederek başlayacak.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
*: Evet, yepisyeni bir okuma grubunun mensubuyum ve bundan çok mutluyum. Bence etrafınızda okumayı seven insanlar varsa hemen bir okuma grubu kurun. 3 kişi 5 kişi 10 kişi… Sayıya takılmayın. Bir hedef doğrultusunda, belirli bir süre içerisinde okuma yapmak; okuduklarını insanlarla paylaşmak, senin kitapta göremediğin noktaların başka insanların gözünden görmek hem öğretici hem de eğlenceli.
**: Yazarın fantastik edebiyat alanında başka pek çok romanı, hikâyesi ve makalesi var. Genç yaşına rağmen hatırı sayılır ve saygın bir yer edinmiş kendisine bu alemde. Kendisine selamlar, kelamlar…
***: Kadim sözcüğü fantastik edebiyatın olmazsa olmazlarındandır. :)))) Çok eskiye dayanan, ezeli falan desek hiç bu tadı vermez. Kadim dedin miydi tadından yenmez. :))
**** : Kabaca söylersek sembollerle anlatmak işi. Yani anlatılanların aslında gerçek hayatta yaşananları sembolize ediyor olması durumu.
Dipdipnot : (Kitaptan iki alıntıyla bitirelim)
“Savaş zamanı insanların en iyi ve kötü yanları ortaya çıkar. Sakin ve güvenli günlerde, iyilik ya da kötülük yapmak için fırsatı olmamış bir adamın gerçekte nasıl biri olduğunu bilemezsin. Ne zaman işler sertleşir, bir seçim yapman gerekir, ruhunun derinliklerinde bir canavar mı uyuyor yoksa bir kahraman mı, o zaman belli olur.” S.145
“Zaman ilerledikçe şunu fark ettim, bugün zayıf olan, birkaç nesil sonra güç kazandığında, başkalarını kendisine yapılan zulmün aynısını yapmaktan geri durmuyordu.” S.177
30 Kasım 2019 Cumartesi
PEKİ ÇEKİÇ NEREDE

Amin Maalouf’u çok satan romanlarıyla tanırız. Gerçekten de iyi bir romancıdır. “Semerkant” ve “Doğunun Limanları” romanlarını çok beğenerek okumuştum. Özellikle “Doğunun Limanları”na bayılmıştım. “Semerkant”ı bazı yerlerde fazlaca oryantalist bulsam da bir roman olarak çok başarılıydı. Diğer romanlarını okumadım ama onların da çokça olumlu yorumlar aldıklarını biliyorum. Amin Maalouf gerçekten de usta bir romancı. Roman yazma işini yemiş yutmuş, tüm matematiğini kavramış ve bu sanatı çok iyi icra ediyor. Kendisi ayrıca Doğu’dan çıkan bir yazar olarak roman anlatıcılığıyla yetinmemiş ve bir entelektüel olarak içinden çıktığı Arap coğrafyasının durumuna dair zaman zaman tespitlerde ve eleştirilerde bulunan yazılar da yazmıştır. İşte elimizdeki kitap-Çivisi Çıkmış Dünya-onun bu minvalde kaleme aldığı bir eseri. Uzunca bir deneme diyebiliriz bu kitaba.
İtiraf etmek gerekir ki ben deneme kitaplarını çok severek okumam. Hele ki birbirinden bağımsız yazılardan oluşan deneme kitapları bana hiç hitap etmez. Çünkü okursunuz, okursunuz ve anlatılanlar bir sabun köpüğü gibi uçup gidiverir. Yazarın hayata ve insanlığa dair pek çok teşhisi ve kritiği vardır bu yazılarda. İşte tam da bu yüzden-“pek çok” olmalarından dolayı-bunların çok azı aklınızda kalır. Bu tarz kitapları sürekli altını çizerek, notlar alara okumak da bir yerden sonra anlamsız gelmeye başlar. Anlatıcının tüm düşüncelerini olumlayan bir hınk deyici gibi hissetmeye başlar insan kendini. Velhasılı bayıldığım bir tür olmamasına rağmen, arkadaşımın elinde gördüğüm bu kitabı okumak için büyük bir istek duydum içimde ve karşı koyamadım bu isteğe. Neticede okudum. Neyse ki korktuğum gibi olmadı ve sıkılmadan bitirdim. Sıkılmamamın sebebi, biraz önce bahsettiğim 88 ayrı konudan bahseden bir deneme kitabı olmamasından kaynaklanıyor. Kitabın belli bir çıkış noktası var ve aşağı yukarı her yazı bu eksenin etrafında dönüyor. Adından da anlaşılacağı üzere kitap tüm dünyayı tehdit eden küresel sorunları ele alıyor. Ve diyor ki bize “Bu dünyanın çivisi çıkmıştır, dünya çevresel/iklimsel olarak bir uçurumun kıyısındadır, kültürel olarak yozlaşmış ve yok olmanın eşiğine gelmiştir.” Bu tespiti yapıp şu mesajı veriyor bize Maalouf: “Ey insanlar, dünyanın ağzına tükürdük, birbirimizin ağzına tükürdük; yetmedi mi daha, hepimiz aynı gemideyiz ve gemi batıyor.”
Kitap üç ana başlık altında toplanmış: 1- Aldatıcı Zaferler, 2- Yoldan Çıkmış Meşruiyetler, 3- Hayali Gerçeklikler.
İlk bölümde mevcut dünya düzeni üzerine tespitte bulunan Maalouf, dünyadaki büyük küresel güçlerin, özellikle de Amerika’nın dünya üzerindeki belirleyiciliğinden, bu belirleyiciliğin aldatıcılığından ve tehlikelerinden bahsediyor. İkinci bölümde yine dünyanın genelinde ve belli bölümlerinde iktidarların meşruiyetlerini nasıl elde ettikleri ve zamanla bunu nasıl kötüye kullandıkları anlatılıyor. Üçüncü bölümde de daha somut şekilde bizi bekleyen tehlikeler ortaya koyuluyor.
Maalouf bir Lübnanlı ama Fransa’da yaşıyor. Lübnan iç savaşında ailecek Fransa’ya iltica etmek zorunda kalıyorlar. Babası bir gazeteci olan Maalouf, babasının izinden gidiyor ve gazetecilik falan derken romancılıkta buluyor aradığı yolu. Maalouf, Doğu’dan çıkan bir isim olmasına rağmen Batı kültürünü tam olarak benimsemiş, Batı’nın üstünlüğünü net bir şekilde kabul etmiş birisi. Lakin, entelektüel bir sorumlulukla-belki de çıktığı kabuğu beğenmiyor demesinler diye-anavatanının ve tüm Arap coğrafyasının kurtuluşu üzerine de kafa yormuş kitapta. Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Mustafa Kemal’in başarılarından övgüyle bahsetmiş ve yapılanların aslında Arap coğrafyasına örnek olması gerektiğini vurgulamış. Özellikle 70’lerde Mısır’da ortaya çıkan Cemal Abdülnasır’dan ve hareketinden çok detaylı bir şekilde bahsetmiş kitaptan, Abdülnasır istediklerini başarabilseydi, biraz daha becerikli olsaydı, Arap dünyası da belki Türkiye gibi kendisini kurtaracak ve batağa düşmeyecekti denebilecek tespitlerde bulunuyor.
Maalouf’un anlattıklarına pek karşı çıkan olacağını zannetmiyorum. Tespitlerini önemli ve doğru buluyorum. Özellikle bu kitabı okuyup bilgilenecek ve aydınlanacak insanlar da olabileceğini düşünüyorum yine de kitap ben de bir eksiklik hissi uyandırmadı değil. Nedir o eksiklik hissi: Maalouf’un onca güzel bilgi ve tespitine rağmen somut bir çözüm önerisinin olmaması. Özellikle kitabın pek çok yerinde sosyalizme ve komünizme geçiren, sosyalist/komünist çabaları yetersiz bulan Maalouf’un, çözüm üretme konusunda, eleştirdiği bu düşünce akımlarının yanlarına bile yaklaşamaması düşündürücü.
Kitabı okuduktan sonra ister istemez şu hissi yaşıyorsunuz. “E, tamam canım, biz de biliyoruz; dünya artık gerçekten de geleceği belirsiz bir yer, insanlığın nereye gittiği de meçhul. İyi güzel de ne yapacağız? Dünyanın çivisi çıkmış peki ama çekiç nerede ve onu nasıl kullanacağız?” Kitabın bu konuda somut bir önerisinin olmaması büyük bir eksik bence. Yine de özellikle Arapların demokratikleşme tarihi ve Arap coğrafyasındaki halk hareketleri hakkında benim gibi çok az şey bilen insanlar için okunmasında fayda olan bir kitap.
----------------------------------------------------------------------
Dipnot: Kitapta beğendiğim ve not aldığım yerler vardı ama hepsini yazmayacağım. Beni en çok etkileyenini yazarak bitireyim: “Meşruiyet, en inançlı olana değil, mücadelesi halkınkiyle aynı olana verilir.” Meşruiyeti de şu şekilde tanımlıyor Maalouf: “Halkların ve bireylerin, insanlar tarafından var edilen ve ortak değerlerin taşıyıcısı olarak görülen bir kurumun yetkesini, aşırı zorlama olmaksızın kabul etmesini sağlayan şey meşruiyettir.”
8 Kasım 2019 Cuma
KENDİSİ İÇİN YAZAN ADAM


Her yazarı yazmaya iten farklı farklı nedenler vardır sanırım. Yine de büyük bir çoğunluğu yazmanın/anlatmanın bir ihtiyaç olduğunu söyleyecektir muhtemelen. Sait Faik’in o muhteşem öyküsünde-Haritada Bir Nokta’da-ifade ettiği gibi tıpkı. Öyküyü şöyle bitirir Sait Faik: “ Söz vermiştim kendi kendime, yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
İşte bazısı için böyle hayati bir işlevdir yazmak. Yaşadığımız şu adaletsiz dünyayla yazarak baş etmekten başka seçeneğimiz yoktur çoğunlukla. Hal böyleyken sadece zevk için yazan yok mudur acaba? İllaki vardır. Tüm beğenilerin, ihtiyaçların, hırsların ötesinde sadece mutlu olmak için, zevk için, kendisi için yazan da vardır elbet. Bence bu grubun en belirgin ismi Orhan Pamuk’tur.
Orhan Pamuk, bende hep, kendisi için yazan biri hissiyatı bırakmıştır. Yani bana öyle hissettirmiştir. Ünlü ve bilinçli roman okuyucusu Boğan Daran’la bu mevzu üzerine konuştuğumuzda Boğan Daran da yazarın romanlarının kendi hayatından izler taşıdığını, otobiyografik tatların çokça hissedildiğini söylemişti. Bunu kavramak için de mutlaka “İstanbul:Hatıralar ve Şehir” adlı kitabının okunmasının gerektiği tavsiyesinde bulunmuştu. Şu sıralar bu kitabı okumaktayım ama bu düşünceler onu okumadan önce başladı. Daha doğrusu, Pamuk’un “Beyaz Kale” romanını okurken başladı diyelim. Daha önce yazarın “Cevdet Bey ve Oğulları” ile “ Sessiz Ev” romanlarını okuyup çok beğenmiştim. “Beyaz Kale” kronolojik olarak 3.romanıydı ve elimde kitaplığımda uzun süredir durmasına rağmen henüz okumamıştım. Sanırım son zamanlarda Boğan Daran’ın yaptığı Orhan Pamuk okumalarından etkilenmiş olmalıyım ki uzun süredir ertelediğim bu okumaya dalıverdim.
Beyaz Kale, bir tarihi roman. Osmanlı donanması(korsanlar da olabilir, orayı hatırlamıyorum) tarafından esir alınan bir İtalyan, İstanbul’a getirilir ve zamanın en önemli paşasına verilir köle olarak. Paşa da onu, Hoca adıyla anılan sevdiği bir kişiye verir. Hoca, pozitif ilimler icra etme, icatlar yapma isteğinde olan, ama Osmanlı gibi bu işlere pek de yüz vermeyen bir toplum içerisinde bir arpa boy yol kat edememiş biridir. Hayatına İtalyan kölenin girişiyle dünyası değişir, ufku genişler. Zira kölesi olan İtalyan, memleketinde mühendislik eğitimi almış birisidir. Zaman içinde Hoca, Köle’den pek çok şey öğrenir ve aralarındaki ilişki de efendi-köle ilişkisinden arkadaş ilişkisine doğru evrilir. Sonrasında olaylar gelişir. Fiziksel olarak da birbirinin tıpkısı olan bu iki karakter ekseninde düşle gerçeğin iç içe geçtiği, kıskançlıklar, hırslar, korkular ve de bir dolu insani zaafla dolu acayip bir hikâye gelişir. Merak eden okusun, buraya kadar anlatayım ve tat kaçıran vermeden bitireyim.
Beyaz Kale, “Cevdet Bey ve Oğulları” ile “Sessiz Ev” kadar etkilemedi beni, işin gerçeği. Lakin yabana atılır bir kitap da değil. Pek çok kitabında olduğu gibi bunda da yine bir varoluşçu bir sorgulayış ve arayış var. Bireyin kendini ve kim olduğunu araması, yazarın sevdiği konulardan biri. Bu kitapta Hoca karakterinin ağzından sürekli tekrarlanan, okuyucunun da ağzına ve beynine yerleşiveren “Ben neden benim?” sorusu bu varoluşçuluğun kitaptaki bayrağı adeta.
Yazarın diğer eserlerinde olduğu gibi bunda da otobiyografik ögeler bir hayli baskın. Beyaz Kale’nin kahramanları olan ve birbirlerine fiziksel olarak çok benzeyen Hoca ve İtalyan Köle örneğin. Bu iki karakterin birbirine benzemesi olayının Pamuk’un ta çocukluğuna dayanan bir fantezisi olduğu, anı kitabını okuyunca ortaya çıkıyor. Pamuk, çocukken sık sık, başka bir yerde kendisine tıpkısı benzeyen başka bir Orhan’ın başka bir hayat sürdüğünü hayal edermiş. İstanbul:Hatıralar ve Şehir kitabını okuduktan sonra daha net görülebiliyor bu benzerlikler ve ortaklıklar.
Orhan Pamuk, Osmanlı dönemine, özellikle de Osmanlının egzotik ve ilginç taraflarına ilgi duyan biri. Tarihteki garip vakalar hep ilgisini çekmiş ve bu konuda bolca da okuma yapmış. Bu ilginin tarihi bir romana zemin hazırlaması ve o döneme dair okuduğu ilginçliklerin bir romana yansıması garip değil aslında. Beyaz Kale, bir tarihi roman olmasına rağmen, yine de bireysel bir roman bence.(Daha az bireysel olan bir tarihi roman daha yazdı daha sonra:Benim Adım Kırmızı) Biraz önce de dediğim gibi yazar, karakterlerine ve yaşadıklarına kendi hayatından ve düşüncelerinden pek çok şey fısıldamış. Genelde tarihi romanlar yazanlar, bu işin zorluklarını ve gelebilecek eleştirileri bildikleri için ciddi araştırmalar yapar ve romanlarında tarihsel gaflara imza atmamaya çalışırlar. Lakin Orhan Pamuk’un pek öyle bir derdi yok. Kendisi zaten gayet rahat, gamsız bir insan. Yani başkalarının onun hakkında ne düşündükleri, ne söyledikleri pek umurunda değil. Eserlerinde genel geçer yazım kurallarına pek dikkat etmemek, yazdığı bir tarihi romanda bile tarihsel gerçeklere bağlı kalmak zorunda hissetmemek gibi rahat davranışları mevcut. Bu rahat tavrına rağmen Beyaz Kale’deki birtakım-olası-tarihsel gafları bertaraf etmek adına da bir formül üretmiş kendisi. Kitapta anlatılanları kitaptaki İtalyan kölenin anıları şeklinde lanse eden bir giriş yazmış örneğin. Bu girişi de Beyaz Kale’den bir önceki romanı olan Sessiz Ev’in kahramanına yaptırmış. İçinde bir parça çakallık olsa da gülümseten ve de benim hoşuma da giden bir detay bir yandan.(Koskoca Orhan Pamuk’a çakal deme cüretini gösterdiğim için özür dilerim.) Bu giriş kısmının dışında romanın sonuna “Beyaz Kale Üzerine” diye bir de son söz yazmış Orhan Pamuk. Bu bölümde de kitapta anlaşılamayabileceğini düşündüğü belli noktalara açıklık getiriyor. Neyi, neden yazdığını falan anlatıyor. Önce kitaba böyle bir bölüm koymasından rahatsız olmuştum. Ne yani ben okuyucu olarak yazarın neyi, neden yazdığını tahmin edemez miydim? Ya da okuyucu olarak yazarın götürmek istediği yere gitmek zorunda mıydım? Ben okuyucu olarak kitabın felsefesinden kendi payıma düşen, almayı kendim becermeliydim ve dahası bu benim özgürlüğümdü, benim hakkımdı. Bu sebeplerle yazara bozuldum ve bu bölümü isteksizce okudum.
Lakin sonradan, yazarın anılar kitabını okumaya başladıktan sonra, biraz yumuşadım. Yazarın, yazdığı pek çok şeyi, kendisi için yazdığı, yazdıklarının aslında biraz da yazarın içsel yolculuğu olduğu düşüncesi gitgide kafamda pekişince tamamdır dedim. Tamamdır, kendini anlatma derdinde olan biri için çok görmemeli bu son sözü de. Zira, Pamuk o kadar müdanasız bir yazar ki biz kitaplarını okusak da okumasak da hayatının sonuna kadar bize benzer hikâyeler anlatmaya devam edecek ve kendi dilediğince yapacak bunu.
Bu sebeplerden ötürü kendisine çok büyük saygı duyuyorum ve her ne kadar yukarılarda ara ara kendisiyle ilgili olumsuz değerlendirmeler yapmış olsam da Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en özgün karakterlerinden biri olduğunu düşünüyorum kendisinin.
Beyaz Kale, benim kült kitaplarımdan biri olmadı. Lakin Orhan Pamuk, daha önce okuduğum kitapları sayesinde zaten kült yazarlarımdan biri olmuştu. Sadece Kar romanı için çok olumlu yorumlar yapamayacağım. Kar romanı, Orhan Pamuk’un tek politik romanıdır ve maalesef belki de en zayıf romanıdır. Nobel’i siyasi çıkışları sayesinde aldığı düşünülen-ben bu görüşe katılmıyorum-Orhan Pamuk’un kariyeri için ironik bir olay gerçekten, politik konulu Kar’ın başarısızlığı. Benim Adım Kırmızı’yı, Cevdet Bey ve Oğulları’nı, Kafamda Bir Tuhaflık’ı çok sevmiştim, Masumiyet Müzesi’ne bayılmasam da tıpkı Beyaz Kale gibi onun da kayıtsız kalınamayacak bir kitap olduğunu düşünmüştüm, Sessiz Ev’e ise hayran olmuştum. Okumadığım üç romanı kaldı: Kara Kitap, Yeni Hayat ve Kırmızı Saçlı Kadın. Kara Kitap ve Yeni Hayat’ın kült kitaplarım arasına girebileceğini söylüyor Boğan Daran. O yüzden, onları okumayı daha fazla ertelemeyip muhtemelen bu sene içinde okuyacağım.
Dağınık bir yazı oldu. Toparlayayım. Orhan Pamuk iyi ki var. Kendine has ağır aksak ritmine rağmen, insanın elinden bırakamadığı romanlar yazdığı için. Yazmayı bu kadar ciddiye aldığı ve yazmanın felsefesini yapıp bize hatırı sayılır, üstüne tartışabileceğimiz bir edebiyat sunduğu için teşekkür ediyorum kendisine.
25 Ekim 2019 Cuma
ŞİMDİ “BİZ” NEYİZ

Geçenlerde ünlü Britanyalı yazar Oscar Wilde’ın sosyalizmle ilgili düşüncelerini anlatan kitabından söz etmiştim. Oscar Wilde, sosyalizmin en esaslı ve uzun ömürlü deneyimi olan Sovyetleri göremedi. Çünkü insanlığın en acayip yüzyılı olan 1900’lerin başında ölmüştü, Sovyetler ise Ekim Devrimiyle 1917’de kurulmuştu. Sovyetleri göremediği gibi “Biz” romanını da okuyamadı. Sovyet yazar Yevgeni Zamyatin, “Biz”i 1923 yılında yazmıştı. Wilde o tarihlere kadar yaşasaydı, muhtemelen “Biz”i över, Sovyetleri eleştirirdi.
Sovyetleri eleştirirdi çünkü “Sosyalizm ve İnsan Ruhu” kitabında anlattığı görüşlerinde, insanlığın kurtuluşunun sosyalizmde olduğunu söylüyor lakin şunu da eklemeden geçmiyordu: “Otoriter bir Sosyalizm işimize yaramayacaktır. Şu anki sistemde çok çok sayıda insan hem özgürlük hem ifade özgürlüğü hem de sahip oldukları bir miktar mutlulukla kendilerini bir nebze olsun hayatta tutabiliyorken; “endüstriyel-kışla” ya da “ekonomik despotluk” gibi sistemlerde kimsenin bu tür bir özgürlüğü olmayacaktır. “
Wilde, Zamyatin okumamıştı ama belki de Zamyatin, Wilde okumuştur. Belki de Wilde’ın bahsettiği “endüstriyel kışla” tabiri edebiyatın sınırlarını zorlamayı seven, özgürlükçü* Zamyatin’in kafasında bir ampul yanmasını sağlamış bile olabilir. Zira Zamyatin’in “Biz”indeki “kusursuz” işleyen toplumu tanımlamak için kullanılabilecek tabiri caizse cuk oturan bir söz “endüstriyel kışla”.
Zamyatin, “Biz”i bilimkurgu edebiyatının temel taşlarından sayılıyor. Aldous Huxley(Cesur Yeni Dünya), Ray Bradbury(Fahrenheit 451) gibi ünlü bilimkurgu-ütopya/distopya yazarları, Zamyatin’den açık bir şekilde etkilendiklerini itiraf etmişlerdir. Zamyatin’in, eseri o dönemlerde bilimkurgu anti-ütopya şeklinde tanımlanmış.(Distopya tabiri daha mı sonra çıktı acaba?)
Kitabı okumak isteyenler çıkabilir ki bu yüzden olabildiğince tat kaçıran** vermeden yazmaya çalışacağım. Bilimkurgu türüne ilgi duyanların bu kilometre taşı kitaba mutlaka bakmalarını tavsiye ederim. Lakin; piyasa işi bir bilimkurgu olmadığını, dil ve anlatımının yoğun ve zorlu olduğunu, kolay okunmadığını da eklemek isterim. Yani her okuyucuya hitap etmeyebilir.
Pek çok distopik örnekte olduğu gibi gelecekte geçen kurallı ve steril bir toplum anlatısı var. Karakterlerin adları sayılardan ve harflerden oluşmakta. Yani bireyin değil, sistemin önemli olduğunu bize en baştan fısıldayan bir uygulama bu. Başkahramanımızın adı da D-503. D-503 gelecekte inşa edilmiş bu kusursuz, kurallı toplumun içinde bilim insanı olarak çalışmakta ve içinde yaşadığı bu topluma bu yönde hizmet ettiği için kıvançlı bir birey. Topluluğun başında “iyilikçi” adı verilen, son söz sahibi ama her şeyi topluluğunun iyiliği için yapan bir de lider var. Toplulukta bazı özgürlükler kısıtlanmış ama toplumun huzuru ve devamlılığı için yapılmış tüm bunlar. D-503 de bu kuralları içselleştirmiş bir birey ve bu kuralların yılmaz bir savunucusu. Toplulukta bazı özgürlükler kısıtlanmış dedik ama bazı özgürlükler de alabildiğine genişletilmiş. Mesela cinsellik toplum tarafından gayet normalleştirilmiş, herkes istediği kişiyle cinsel münasebette bulunabiliyor, tabi ki yine devletin kontrolünde ve “pembe birer bilet” eşliğinde. :)) Neyse, çok uzatmadan ve de çok tat kaçıran vermeden sadede gelelim. Bir gün D-503, I-330 ile tanışıyor ve hayatı bir anda değişiyor. I-330’a kendini kaptıran, ki aslında aşk vb. her duygu gereksiz hale geldiği için toplumda neredeyse ortadan kalkmış durumdayken, D-503 bir anda yaşadığı hayatı ve toplumu sorgulamaya başlıyor. İşte böyle, bilimkurgunun köşetaşı dedikleri kitap aslında bir aşk*** romanından başka bir şey değil. Ve bize verdiği mesaj da bu: Sarsılmaz görünen bir düzen de kursan işin içine kadınlar girdi miydi iş karışır arkadaş! Ne yaa! Benim çıkardığım mesaj bu. Siz de okuyun, siz de kendi mesajınızı çıkarın.
Zamyatin bu eseri 1920’lerin başında yazıyor ama Sovyet Rusya’da kitabın basılmasına izin verilmiyor. Zira yaptığı sistem eleştirisinin Sovyetlere yönelik olduğu düşünülüyor. (Proletkült**** ideologlar Bogdanov ve Gastev’in yazdığı ütopyaların parodisi olarak düşünülmüş.) Sonrasında da kitaplarını yayınlamasına, iş bulmasına izin verilmeyip inceden inceden sindiriliyor Rusya’nın bu özgün yazarı. 1932 yılında Maksim Gorki’nin yardımıyla Fransa’ya gidiyor ve sonra oralarda ölüyor. Yalnız, ilginç tarafı Sovyetlerden ayrıldıktan sonra da Sosyalizm ve Sovyetler aleyhine bir söylemde bulunmuyor, aslında ülkesindeyken de zaten eleştirisinin sosyalizme karşı***** olmadığını söylemesine rağmen kendisini dinletemiyor.
Bana kalırsa da Zamyatin’in eseri direkt olarak o dönemin Sovyetlerini hedef alıyor olamaz. Ama ileride yaşanabilecek olan totaliterleşmeye karşı önceden bir uyarı olduğu da su götürmez bir gerçek.
Velhasılı, Zamyatin’in “Biz”i ilgiyi hak ediyor. Bilimkurgu, distopya tarzı şeyler seviyorsanız ve hâlâ okumadıysanız eksik kalmayın. Yok, o tür beni sarmıyor derseniz uzak durun.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Meraklısına Notlar:
*: Zamyatin’in özgürlükçülüğü siyasal anlamda bir özgürlükçülük değil salt olarak. Kendisi sanat alanında da özgün çalışmalarıyla tanınıyor. Dil ve anlatım sınırlarını zorlamasıyla, Rusya’da post-modern edebiyatın da ilk temsilcilerinden sayılıyor. “Edebiyat, Devrim, Entropi ve Diğer Şeyler Üzerine” adlı makalesindeki şu iki ifade onun sanat anlayışının bir özeti gibi: “Rus Eebiyatının otoyolu, Tolstoy, Gorki, Çehov’un dev tekerleklerinin çiğnediği bu otoyol gerçekçiliktir, gündelik hayattır: demek ki gündelik hayattan uzaklaşmak gerekiyor.”
“Tehlikeli edebiyat yararlı olandan daha yararlıdır; çünkü o entropi karşıtıdır, o hesaplamayla, katılaşmayla, kabukla, yosunla, huzurla mücadelenin bir aracıdır. Ütopiktir, saçmadır-tıpkı 1797 yılındaki Babeuf gibi, fakat yüz elli yıl sonra doğrudur.”
**: Tatkaçıran, spoiler sözcüğüne bulduğum Türkçe karşılık. Başka yazılarda da kullanmıştım ama görmeyenler için hatırlatma. Çekinmeden kullanın, hak iddia etmem. Spoiler gibi devasa yaygınlıktaki bir sözcüğe karşı hiç şansımız yok ama kim demiş yel değirmenlerine karşı savaşmak zevksizdir diye.
***: Başkahramanın ağzından yapılan ve aşkın kaçınılmazlığıyla ilgili şu tasvir bence gelmiş geçmiş en iyi aşk tasvirlerinden biri değil de ne?
“(…) ve bu gerekli olana boyun eğmek ne büyük mutluluk. Belki de bir demir parçası da kaçınılmaz, şaşmaz yasaya boyun eğerek mıknatısa böylesine mutlu bir şekilde yapışmaktadır. Yukarıya atılan taş bir saniye duraksadıktan sonra hızla aşağıya, toprağa düşer. İnsan da can çekiştikten sonra son nefesini alıp öldüğünde böyle mutludur. (…) Demirin mıknatısa gitmeyi istemediğini, ama kanunun kaçınılmaz ve şaşmaz olduğunu ona nasıl açıklamalı…”
****:Proletkült ütopyası “insan ruhunun ve sevgi duygusunun yok edilmesi” temelinde dünyanın yeniden inşası.
*****: Zamyatin, sosyalizme karşı değildir; zira kendisi de bir sosyalisttir. Tıpkı, Troçki gibi; eleştirel bir sosyalisttir. Ve kaderi de onun gibi memleketten sürülmek şeklinde olmuştur. Şu sözlerinde de zaten bir Troçki esintisi hissedilir: “Devrim her yerdedir, her şeydedir; sonsuzdur, son devrim yoktur, son sayı yoktur. Sosyal devrim, sayısız devrimden sadece biridir. Devrimin yasası sosyal değişimdir, ölçülemeyecek kadar çoktur-kozmik, evrensel bir yasadır-tıpkı enerjinin korunması; enerjinin bozulması yasası gibi(entropi)” (s.242)
Etiketler:
biz roman,
d-503,
distopya,
ı-330,
oscar wilde,
proletkült,
yevgeni zamyatin
15 Ekim 2019 Salı
İNSANLIĞIN KURTULUŞU MÜMKÜN MÜ

İlerleyen yıllarda insanlığı bekleyen pek çok sorun var? Küresel ısınma, aşırı nüfus, tabi kaynakların tükenişi, su krizi vs.vs. Peki insanlık bunlara hazır mı? Bu konuyla ilgili ciddi bir planlama ve hazırlık var mı? Sanırım bu sorulara doyurucu, gerçekçi ve umut vaat edici cevaplar vermek zor. Hali hazırda herkes kendi paçasını kurtarma derdinde. Dünyayı değiştirmeyi/kurtarmayı düşünen pek yok. “Dünyayı kurtarmak” ifadesi fazlasıyla ütopik ve manyakça geliyor değil mi? Eskiden de böyleydi aslında ama en azından mevcut dünya düzeninin bir alternatifi vardı o zamanlar. Adı “sosyalizm”di. İnsanlığın yegâne umuduydu. Başka bir dünyayı mümkün kılabilecek biricik damardı. Peki bugün değil mi? Sosyalizm hâlâ bir umut değil mi, hatta son umudumuz..? Güldürme bizi, Sovyetler yıkıldı gitti işte, sosyalizm mi kaldı dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, çok çok haklısınız, maalesef haklısınız. Bok haklısınız! Sosyalizm hâlâ insanlığın yegâne umudu. Lakin o zombinin, şanlı yumruğunu ne zaman kaldırıp toprağı deleceği ise koca bir muamma.
Britanyalı ünlü yazar Oscar Wilde da sosyalizmi insanlığın kurtuluşu olarak görenlerdenmiş. Ta 1891’de Sosyalizm ve İnsan Ruhu (The Soul of Man Under Socialism) adlı kitabı kaleme almış. Bu küçücük minicik içi dolu turşucuk deneme kitabını alalı epey olmuştu. Küçük hacminden ötürü pek çok kez (8 kere falan olabilir) çantama atıp, okumadan günlerce yanımda dolaştırmıştım bu kitabı. Geçenlerde yine çantama attım ve hayret ki bu sefer okudum. Kitabı okumakla ilgili ön yargılarım bulunduğunu, kitabı okumaya başladıkça fark ettim. Çünkü ben kitabın sosyalizmi eleştireceğini düşünüyordum. Zira çok sıradan ve sığ bir argüman vardır sosyalizm eleştirilirken. İnsanların eşitçe ve hakça bir düzen kurmalarının imkânsız olduğu çünkü bunun “insan doğası”na aykırı olduğunu söyler bazı aklıevveller. Bundan hareketle, ben de Oscar Wilde’ın “Yeaa abicim, sosyalizm de neymiş falan?” diyeceğini düşünmüştüm.(Cahillik işte!) Lakin kazın ayağı öyle değilmiş.
Oscar abimiz esaslı bir sosyalistmiş. Özetle kendisi insanın doğasına en uygun yönetim şeklinin sosyalizmle kurulabileceğini savunuyor. Lakin biraz değişik ele almış olayı. Şöyle ki sıkça tekrar ettiği bir “bireyselleşme”* meselesi var kitapta. Diyor ki, kişi önce birey olmalı ki sosyalizm hakkıyla kurulabilsin, insan birey olamazsa kuracağı sosyalizmden hayır gelmez demeye getiriyor.(Sanki, ileride yaşanacak reel sosyalizm denemelerini görmüş gibi. Enteresaaaaan!) Ama atladığı şey şu ki. Onun tariflediği, kendini gerçekleştirmiş yani bireyselliğine kavuşmuş insan modelinin kapitalizmdeki karşılığı işçi sınıfı değil. Olsa olsa küçük burjuvalar… Çünkü o bireyselleşebilmiş kişiler, Wilde’a göre sanat sepetle falan uğraşmalı, dünyaya dair kafa yormalı. Tuzu kuru olmalı tabiri caizse. Yani Wilde’ın önördüğü sosyalizm aşırı idealize edilmiş, gerçekleşmesi zor görünen bir model. Ezilenleri isyan etmeye, kendilerine sunulanı kabul etmemeye çağırırken sarf ettiği sivri ve direkt dil takdire şayan, hatta yer yer anarşizan bir raddeye bile varıyor lakin bunun nasıl olacağına dair yol haritası muğlak.
E canım, zaten Oscar Wilde da önünde sonunda bir siyaset teorisyeni değil bir edebiyatçı. Bu eseri de sosyalizm güzellemesi olarak başlayıp sonrasında envai çeşit konuya değinen genişçe bir çerçici denemesi gibi. Özellikle sanat üzerine sözlerin söylendiği bölümler de oldukça dikkat çekici. Bütünlük arz etmekten ziyade parça parça aforizmik** paragraflara sahip bir kitap. Ama ciddi anlamda güzel tespitler, cümleler ve paragraflar var. Altını çizdiklerimden bir kısmını en altta paylaşacağım.
Aslında bu yazıyı, Sosyalizm ve İnsan Ruhu kitabından hemen sonra okuduğum “Yevgeni Zamyatin”in “Biz” romanının analiziyle birleştirerek yazacaktım. Bilimkurgu edebiyatın kilometre taşlarından biri kabul edilen bu kitap, bir Sovyet yazarın elinden çıkması ve totaliter rejim eleştirisi taşıyan bir anti-ütopya eser oluşuyla önemli kabul ediliyor. Tabi ki sosyalizmin yüceltilmesi ya da eleştirilmesiyle de doğrudan ilişkili. Bu yüzden ikisini bir arada yazmayı planlamıştım ama gereksiz uzun bir yazı olacağını düşündüğüm için bu yazıya burada son vereceğim ve “Biz” ile ilgili ayrı bir yazı yazacağım.
---------------------------------------------------------------------------------------------
Meraklısına Not: (*Bireyselleşme): Bu kavram kitapta sıklıkla tekrar ediliyor ve ilginç bir şekilde özel ad olmamasına rağmen sürekli baş harfi büyük yazılmış, “Bireyselleşme” şeklinde. Türkçe dil bilgisi kurallarına göre yanlış bir kullanım. Bütün kitapta böyle görünce merak edip kitabın çevirmeni Sayın Fuat Sevimay’la sosyal medya üzerinden bağlantı kurup bu durumun sebebini sordum. Sağ olsun, üşenmeden cevap yazdı bana kendisi ve bunun orijinal basımla ilgili olduğunu, şu anda hatırlamadığını ancak muhtemelen terim anlamlı olarak verilen bu ifadenin orijinal metinde böyle yazıldığını, kendisinin de buna sadık kaldığını söyledi. Lakin benim naçizane fikrim bu tarz çevirilerde çevrilen dilin dil bilgisi kuralları esas alınmalı, orijinal metindeki farklılıklar ise-gerekli görülürse-dipnot olarak verilmeli.
**Aforizmik: Bunu ben uydurdum. Ne yani, olamaz mı?
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Meraklısına Alıntılar:
“İnsanların çoğu sağlıksız ve abartılı bir fedakârlıkla diğer insanların çıkarlarını kendilerinden daha üstün tutarak, aslında biraz da buna itilerek hayatlarını mahvederler. Büyük bir ciddiyet ve duygusallıkla gördükleri kötülüklere çare bulmaya adarlar. Ama onların çareleri hastalığı iyileştiremez; aksine daha da derinleştirir. Aslına bakarsanız, onların sundukları çareler de hastalığın bir parçasıdır. Örneğin; yoksulluk sorununu, yoksul insanların hayatta kalmasını sağlayarak ya da daha ileri bir ekolün yaptığı gibi, yoksulları oyalayarak çözmeye çalışıyorlar. Ama bu soruna bir çözüm getirmiyor; aksine sorunu daha da fazla körüklüyor. Asıl çözüm, toplumu, yoksulluğun ortadan kalkacağı bir temel üzerine inşa etmekten geçiyor. Ve fedakarlığın erdemleri, bu hedefin gerçekleşmesine engel oluyor.”
“Tarih okumuş herkesin bildiği gibi, itaatsizlik insanın asıl erdemidir. İlerlemeler itaatsizlik yolu ile gerçekleşir, itaatsizlik ve isyan yoluyla.”
“İnsan, kötü beslenen bir havyan gibi yaşayabileceğini göstermeye bu kadar da istekli olmamalıdır. Bu şekilde yaşamayı reddetmelidir, ya çalmalı ya da birçok insanın hırsızlığın bir çeşidi saydığı, zenginlerden yardım dilenmelidir. Dilenmeye gelince; dilenmek, elini uzatıp almaktan daha güvenlidir ama uzanıp almak dilenmekten daha iyidir. Hayır; nankör, müsrif, hoşnutsuz ve isyankar bir yoksul muhtemelen gerçek bir kişiliğe sahiptir ve içinde birçok zenginlik gizler. Sağlıklı biçimde sesini çıkartır.”
“Düşünen biri için, tüm Fransız Devrimi’nin en trajik olayı, Marie Antoinette’in kraliçe olduğu için öldürülmesi değil; Vendee’li aç köylünün, feodalizmin o iğrenç davası uğruna seve seve kendini ölüme atmış olmasıdır. O halde şurası açıktır ki, otoriter bir Sosyalizm işimize yaramayacaktır. Şu anki sistemde çok çok sayıda insan hem özgürlük hem ifade özgürlüğü hem de sahip oldukları bir miktar mutlulukla kendilerini bir nebze olsun hayatta tutabiliyorken; “endüstriyel-kışla” ya da “ekonomik despotluk” gibi sistemlerde kimsenin bu tür bir özgürlüğü olmayacaktır.”
“Özel mülkiyetin kaldırılmasıyla gerçek, güzel, sağlıklı bir Bireyselliğe kavuşacağız. Kimse bir şeyleri ve bir şeylerin sembollerini biriktirerek hayatını heba etmeyecek. İnsan yaşayacak. Yaşamak dünya üzerindeki en nadide şeydir. Çoğu insan sadece var olur; hepsi budur.”
“Akıl gerektirmeye tüm işler, her türlü tekdüze, zevksiz, sıkıcı ve uygunsuz şartlar barındıran işler makineler tarafından yapılmalıdır. Kömür madenlerinde bizim için makineler çalışmalıdır, temizlik hizmetlerini makineler yapmalıdır, gemilerin ocakçıları makineler olmalıdır, sokakları makineler temizlemelidir, yağmurlu günlerde mesajları makineler ulaştırmalı, gergin ve sıkıcı her işi makineler yapmalıdır.”
“Bu Ütopik midir? İçinde Ütopya ülkesi olmayan bir dünya haritası, göz atmaya bile değmez çünkü o, insanlığın yaklaşmakta olduğu ülkeyi göstermektedir. Ve insanlık oraya ayak basınca, ufka doğru göz atar ve daha iyi bir ülke görünce oraya doğru yelken açar. İlerleme Ütopyaların gerçekleşme sürecidir.”
(Buraya siyasal-sosyal sistemlerle ilgili birkaç alıntısını alabildim. Hepsini yazamazdım. Sanat üzerine sözlerinin ise hiçbirisini almadım. Belki onları başka bir yazıda değerlendirebiliriz.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
